Sanalalan

Sanalalan.com

Sanalalan.com sitesinde Reklam Şirketleri kategorisinde Reklam Şirketleri ile ilgili sitelerin linkleri bulunmaktadir

Kategoriler


 

 

Davetiye ŞirketleriDavetiye Şirketleri (2)
PleksiglasPleksiglas (3)
Promosyon ürünleri imalatçılarıPromosyon ürünleri imalatçıları (9)



 

kurumsal iletişim şirketi.
Reklam Şirketleri Reklam, halkla ilişkiler ve organizasyon konularında hizmet veren bir kurumsal iletişim şirketi. Ankara'da yerleşik olan şirket, ulusal firmaların reklam kampanyalarını BRANDMEDIA - Türkiye http://www.brandmediaturk.com
Boğaziçi Reklam 0212 6526727
Reklam Şirketleri 1987 yılından itibaren A dan Zye Reklamcılık Matbaa Gazete ilanları web tasarım ve yuygulama hizmetleri vermektedir. http://www.bogaziciajans.com
Güven Ajans Reklamcılık San.Tic.Ltd.Şti.
Reklam Şirketleri Etiketler (Sticker) Alüminyum Etiket Kumanda ve Panel Baskılar Ürün Üzeri ve Tampon Baskılar Branda Afiş (Banner) Baskıları Açıkhava Reklam Baskıları Filo Araç Giydirme Yatay ve Dikey Dolap Etiketleri http://www.guvenajans.com
leather work - deri işi
Reklam Şirketleri Deriden Restoran cafe bar gibi yeme icme sektöründeki işletmelere menü ve sümen yani chack order üretiyoruz. Atölyemizden direkt ulaşan ürünlerimiz müşterimizin isteğine göre istenilen ebatlarda yapılabilmektedir. http://www.deriisi.com
Sanat Reklamcılık Billboardlar
Reklam Şirketleri SERİGRAFİ - DİJİTAL BASKI - IŞIKLI REKLAM. POP Noktaları Otobüs Durakları Araç Giydirme Billboardlar Yer Grafikleri Cam Grafikleri ( http://www.sanatreklam.com
ORES TANITIM SISTEMLERI REKLAM PANOLARI, AFİŞ PANOLARI, FUAR STANDLARI, BROŞÜRLÜK ÜRETİMİ
Reklam Şirketleri www.ores.com.tr adresinde poster panolar,afiş panoları, afiş çerçeveleri, snap frame,poster stand,a-board,display material,fuar standları,reklamcılık çözümleri,dijital baskı,broşür standları,akrilik etiketlik,reklam panosu,reklam çerçevesi,ayaklı pano,raflı pano,akrilik raf ve standlar,teşhir elemanları,fuar, oto galeri,iç mekan dış mekan reklam alanı, çerçeve, pano, reklamcı, reklam ürünleri, alüminyum,aluminium frames, pop display, satış noktası ürünleri http://www.tanitimsistemleri.com
ARSAN Fuar stand dekorasyonu
Reklam Şirketleri ARSAN REKLAM A.Ş 1965 yılından beri dünyanın her yerine Fuar stand dekorasyonu Reklam Şirketleri Reklamcılık ve Tanıtım hizmetleri vermektedir. http://www.arsanreklam.com
Etkin Reklamcılık ve Matbaacılık
Reklam Şirketleri Etkin Reklam 1990 yılında Etkin Reklamcılık ve Matbaacılık Tanıtım Hizmetleri adı altında Yalçın KARAÇAY tarafından kuruldu. Kurumsal firmalara kaliteli tam hizmet vermek anlayışıyla bugünlere geldi. http://www.etkinler.com
kamera çekimi video çekimi kiralık kamera
Reklam Şirketleri Pozitif Life Prodüksiyon Tanıtım Filmi Çekimi Tanıtım Filmi Eğitim Filmi reklam Filmi Kamera kameraman kamera çekimi video çekimi kiralık kamera kiralık digital betacam kiralık dvcam kiralık jimmy jip kiralık steadycam görüntü yönetmeni cihan kahraman pozitif life prodüksiyon şirketi http://www.pozitiflifeprd.com
Reklam denince Acar Reklamcılık
Reklam Şirketleri Reklam denince Türkiye'de akla gelen tek firma olmak için çalışıyoruz Reklam Şirketleri Reklamcılık büyük bir titizlik ve özveri ile hizmet vererek , çalışarak ...Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, tüketiciyi yanıltan gıda ve yardımcı besin maddesi reklamlarına karşı harekete geçti. Bakanlık, içeriğinde olmadığı halde tüketiciyi yanıltıcı reklam yapan firmaları, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı bünyesindeki Reklam Kurulu’na bildiriyor. Bakanlık en son, böyle bir etkisi olmadığı halde, selüliti önlediği yolunda reklam yapılan yardımcı besin maddesi ile viagra etkisi yaptığı yolunda reklam yapılan bir vitaminin ikinci kez ithalatına izin vermedi. Verilen bilgiye göre, gıda maddeleri ile beslenmeye yardımcı maddeler ve vitamin ithalatında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nda, diyet/beslenme amacıyla kullanılan gıdaların ithalatında ise Sağlık Bakanlığı’ndan izin alınıyor. Bakanlık yetkilileri, “Gıda ithalatı taleplerinde, ürünün gıda kodeksine uygun, insan sağlığına olumsuz etkisi olup olmadığına, içeriğinde yasak madde bulunup bulunmadığına bakarak izin veriyoruz. Ancak firma daha sonra, bu gıdayı, diyet gıda olarak reklam yapıyor. Bu durumda, Sağlık Bakanlığı da, (bizim izin vermediğimiz ürünlere Tarım Bakanlığı ithal izni veriyor) diyor. Ancak, firma ithalat izni alırken mevzuata uygun davranıyor. Bizdeki belgelerde bir yanlışlık, uygunsuzluk yok. İthalattan sonra tüketicileri yanıltıcı reklam yapılıyor. Sağlık Bakanlığı’nın bu tür ürünleri örnek gösterirken, bizdeki belgeleri de istemesi gerekir” dediler. http://www.acarreklam.com
TV dizisi yapımcılığı
Reklam Şirketleri bugay film yapım reklamcılık Yıllardır TV dizisi yapımcılığı alanında Türkiye’nin en önde gelen firması olan Bugay Yapım, 1990 yılında kuruldu. http://www.bugayfilm.com
Cd Dvd çoğaltım ve üretim hizmetleri
Reklam Şirketleri 0 hata % 100 müşteri memuniyeti ile cd çoğaltım,cd üretim,dvd çoğaltım,dvd üretimlerinizi yapmaktayız.matbaa ve promosyon ürünleri ile hizmetinizdeyiz http://basakonline.com/
Tanıtım Filmi Tanıtım filmi çekimi reklam filmi yayını
Reklam Şirketleri Tanıtım filmi çekimi reklam filmi çekimi tanıtım filmi yayını reklam filmi yayını kamera kiralama kiralık kamera video çekimi kameraman görüntü yönetmeni yönetmen cihan kahraman http://www.tanitimfilmi.com
Ateş Matbaa taleplerinizi bekleriz
Reklam Şirketleri matbaa alanında yardımcı olabilmek adına taleplerinizi bekleriz Dünya magazin piyasasında reklam geliri en yüksek olan dergi aylık yayınlanan Vanity Fair’dir. Tek sayfa ilana 70 bin dolara yakın para alabilen bir dergidir bu. Reklam piyasasının gözdesi bu dergi olduğu için birtakım akımları, modaları merak edenlerin gözü de bu derginin üstündedir hep. Çünkü dergideki reklamların içeriğinde, mesajında olan bir yenilik, toplumda hakim tüketim ideolojisini oluşturacak yeniliklerin habercisi olarak görülür. Bu nedenle Vanity Fair dergisinin ana reklamlarıyla ilgili aldığı son karar da çok ilginç. Son sayısına kadar dergiye baktığınızda, özellikle iç çamaşırı ve mayo reklamlarında alışıldık modelleri kullandıklarını görürsünüz. Alışıldık derken yani vücut ölçüleri mükemmel olan, ciltleri pürüzsüz ve son derece düzgün olan kadın ve erkekleri kastediyorum. Ancak derginin yönetimi bir araştırma yaptırmış. En büyük okuyucu kitlesinin 35 ile 54 yaş arası kadınlar olduğu ortaya çıkmış. Bu kadınlar reklamlarda kullanılan modellerle katiyen bir bağlantı kuramıyormuş. Bunların talepleri reklamlarda kullanılan modellerin çok daha ‘gerçekçi’ yapılması yönündeymiş. * * * En büyük tüketici kitlesini yabancılaştırmaktan çekinen dergi yönetimi bunun üzerine radikal bir karar aldı. Ve reklamlarında ‘gerçeğe uygun’ modeller kullanmaya başladı. Gerçeğe uygun derken modellerin bazılarının özellikle çirkin olduğunu kastetmiyorum. Ama Vanity Fair’in yeni reklamlarında kullanılan modeller artık 30, 40 ve 50 yaşlarındalar. Vücut ölçüleri 18 yaşındaki kadınlar gibi olmasa da yine çok iyi. Ama alınlarında, suratlarında çizgiler olması artık bir sorun değil. Artık bunlar rötuşla da kapatılmıyor, bilakis bunların fotoğrafta ön plana çıkması sağlanıyor. Ayrıca modellerin saçlarındaki beyazlar da boya ile kapatılmıyor. * * * Strateji belli. Dergi kendi açısından en önemli okuyucuların yaşlanmakla birlikte formunu kaybetmeyen, yaşına rağmen aktif olan ve ideal güzel olmamasına rağmen şık bir fiziğe sahip olan insanların olduğunu biliyor. Bu tür insanlar hayata daha bağlılar. Zevklerine düşkünler. Tüketmeyi seviyorlar ve ayrıca bunu yapacak paraları da var. Mastercard, Volkswagen ve American Airlines şirketleri de bu gerçeği görmüş durumdalar. Onlar da son reklam kampanyalarını aynı gruba yönelik ayarladılar. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki 10 yıl içinde doğan ve ‘Baby Boomer’ olarak adlandırılan bu grubun hâlâ daha en önemli tüketici grubu olması reklamlardaki lüks boyutunu da arttırmış durumda. Artık bu reklamlarda pahalı şaraplar, pahalı takılar, lüks yemekler ve egzotik geziler rahatlıkla tema olarak kullanılıyor. Belirli bir tüketim gücü olan grupların bu reklamlara tepki duyma ihtimali hiç düşünülmüyor. Çünkü asıl harcama gücü var olan grup tatmin ediliyor. * * * Calvin Klein’ın dergilerde çıkan son reklamları çok ilginç. Özellikle de CK reklamları enteresan. Steven Meisel adlı ünlü reklamcının çektiği fotoğraflar kullanılıyor bu reklamlarda. Gerçi eski Calvin Klein reklamlarında kullanılan zayıf, hastalıklı suratlı, ‘heroin chic’ modasına uygun modeller artık yok. Kullanılan modellerin hepsi de sağlıklı görünümlü, dolgun vücutlu. Ancak ilginç olan nokta bütün kampanyada inanılmaz bir ‘yabancılaşma’ temasının var oluşu. Özellikle bir fotoğrafta yer alan dört model birbirlerine katiyen bakmıyorlar. Hepsinin gözü başka yöne doğru çevrilmiş. Bir arada durmalarına rağmen birbirlerini görmüyorlar gibi davranıyorlar. Kampanyanın yaratıcıları da ‘yabancılaşma’ temasını doğruluyorlar. Bu da ilginç, çünkü tüketim gücünün artmasıyla birlikte yabancılaşmanın da artabileceğini söyleyen bir teoriye böylece yabancılaşmanın asıl yaratıcısı reklam dünyasından büyük destek gelmiş oluyor. Bir büyüğümüz ‘Komünist parti gerekiyorsa onu da biz kurarız’demişti ya bu da ona benzer bir şey işte. http://www.atesmatbaa.com
PROAJANS stand tasarımı ve uygulamaları
Reklam Şirketleri PROAJANS son yıllarda hızla gelişen ve önemli ticari potansiyeller taşıyan fuarcılık sektöründe stand tasarımı ve uygulamaları yapmak için kurulmuştur.Kurumsal kimliğiniz ve hayallerinizle bağdaşacak en güzel tasarımlar ve en başarılı uygulamalar için PROAJANS 'ı seçin. http://www.proajans.com
profesyonel görüntülü tanıtımlar
Reklam Şirketleri Karacabeyin tek görüntülü sitesi bizim grubunuza ait sitede gündeme oturmuştur.Hizmetlerimiz bununlada sınırlı değildir.Her türlü kartvizit-davetiye afiş basımı,profosyonel görüntülü tanıtımlar için hizmetinizde Reklam mezarlığı BENCE yenisi de eskisi kadar itici. ‘‘Vat iz dis’’li sinir reklamdan söz ediyorum. Yeni versiyonunda, sözde günümüz yükselen değerlerine entegre olmuş yaşı geçkince, ancak bakımlı bir öğretmen tipi çiziliyor. İnanılmaz sinir bir tip. Bu kampanyanın televizyondan çok daha fazla yakışacağı bir yer var. İnternet'teki ‘‘Reklam Mezarlığı’’. Reklamcı Jeffrey Zeldman'ın zeldman.com adresindeki kişisel web sitesine girdikten sonra ulaşılıyor bu sayfaya. Reklam ajansları, müşterilerin beğenmediği kampanyaları çöpe atarken bu siteye de gönderiyor. Böylelikle bir reklam mezarlığı oluşuyor. Gerçekten kampanyaların çoğu toplumsal tepki oluşturacak cinsten. Dileyen ajans kullanılmayan reklamları e-mail'le bu siteye gönderebiliyor. İnanın zeldman.com'daki öldürülmüş reklamlardan hiçbiri ‘‘Vat iz dis’’ kadar itici görünmedi bana. İşte örnekleri: Beatles otobüs reklamı ‘‘Beatles'i birleştirmek için üç kurşun yeterli.’’ Bu reklam Jeffrey Zeldman tarafından yaratılmış ve geri çevrildikten sonra mezarlık fikrini veren kampanya olmuş. Zeldman reklamı, ABC Televizyonu'nun yayınladığı Beatles Anthology dizisinin tanıtımı için hazırlamış. Ancak ABC otobüs afişini çok tatsız ve kaba bulduğu için geri çevirmiş. Gerçekten de bütün Amerikalı sapıkları, Beatles'ın hayatta kalan üç üyesini John Lennon'un yanına göndermeye teşvik edecek kadar tehlikeli bir reklam. İşgal çağrışımı New Jersey'de yeni açılacak bir birahane için hazırlanan reklamın metni kısaca şunu anlatıyor: İlk yudumda kendinizi Almanya'da hissediyor, ikinci yudumu aldıktan sonra da Polonya'ya girer gibi oluyorsunuz. Birahane açılmadığı için reklam ölmüş. Kral erkek değil mi? İsveç'in turistik tanıtımı için hazırlanan bir afiş de geri çevrilmiş. Afişte şunlar yazıyor: ‘‘İsveç'te gay evlilikleri serbesttir. Bizim ülkemizde kral bile kraliçeyle evli...’’ Ericsson vibratör Young & Rubicam Europe ajansı, İsveçlilerin cinsellik konusunda çok açık görüşlü olduğunu düşünerek, titreşim özelliği bulunan Ericsson cep telefonu için hayli müstehcen bir afiş hazırlamış. Ericsson Vibrator başlığı, altında bir telefon ve vibratörler. Ancak müşteri reklamı fazla açık bulmuş. http://www.mihallic.com
CERASSİ YAYINCILIK FILMCILIK
Reklam Şirketleri cerassi YAYINCILIK FILMCILIK REKLAM TANITIM PRODÜKSİYON HİZMETLERİ 'GYPSY 'MARKALI İÇECEKLERIN TÜRKİYE DE SATIŞ VE PAZARLANMASI SADECE CERASSİ FIRMASI TARAFINDAN YAPILMAKTADIR GYPSY ENERGY,GYPSY GOZOZ,GYPSY KARIŞIK MEYVELİ Sanayide duble kadın eli Son günlerde televizyonlarda sık sık rastladığım bir reklam var. Otomobiller için üretilen bir katkı maddesiyle ilgili. Doğrusunu söylemek gerekirse ben arabayla yolda kalsam ne olduğunu asla anlayamayacak sürücü grubundanım. Ehliyet sınavına girdiğimde de, motor dersindeki bilgiler ancak sınav günü aklımda tutabildiğim şeylerdi. Şimdi bu konuda herhangi bir şey sorulsa sadece bakarım. Neyse bir reklamdan söz ediyordum. Gazeteden bir arkadaşım, bu ürünü üreten firmanın sahiplerinin bir anne ve üç kızından oluştuğunu söyleyince enteresan geldi. Erkeklerin egemen olduğu bir alanda kadınların yürüttüğü bir iş. ‘Gidip bir konuşalım, kimmiş bu anne ve kızları’ diye yola koyulduk. 75 yaşındaki bayiden evlenme teklifi aldı Handan hanımın ortanca kızı Füsun çalışmaya başladığı ilk yıllarda yaşadığı bir olayı gülerek anlatıyor. ‘17-18 yaşlarındayken bir bayilik anlaşması için Malatya’ya gittim. Kendimi aileme ispatlamak istediğim günlerdi. Çok zengin birinden söz edilmişti, bayiliğe de sıcak bakıyordu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 75-80 yaşlarındaki beyi bulduk. Fakat söz bir türlü işe gelmiyor, yemek yiyoruz, kahvaltı ediyoruz, habire konuyu değiştiriyordu. Amcanın 7-8 tane oğlu var onlarla tanıştırıyor tek tek, özelliklerini anlatıyor. Ben bir an önce dönmem lazım diye düşünmeye başladığımda, benim gözümdeki o yaşlı amca ‘sen çok güzel bir kızsın benim hanım da çok yaşlandı, seninle Nemrut’ta güneşin doğuşunu, batışını seyretmek istiyorum’ demez mi?. Zaten bu olay Ankara’daki üç yılımın sona ermesine yol açtı, ailem gelip beni aldı. Handan Özdemir kızlarının deyimiyle şirketin beyni. Boyunca üç kızı var ama o daha 47 yaşında. Ortaokul mezunu olan Handan hanım, attığı cesur adımlarla Sistem Grup’u büyütmüş yeni alanlara açılmaktan da korkmamış. Bugün ise, ‘Başarılı olmak için yola çıktık, bir de baktık beraberinde çok paramız olmuş’ diyor... ğ Anne şirketin beyni... Baba Alihan bey, şirketin parasal konularıyla ilgileniyor. Kararlar, geleceğe dair adımlar ise anneden soruluyor. Onlarla olduğumuz sürece hep hanım ve bey diye sürüyor hitaplar. Bir aile olduklarını anlamak mümkün değil söylemedikleri sürece. Zaten yıllardır iş yaptıkları pek çok bayiileri de bunu bilmezmiş. Handan Özdemir ‘reklam müdürü’ olarak görünüyor ama kızlarının tabiriyle o şirketin beyni. ‘Annem çok yetenekli buranın dizaynına kadar herşeyde onun emeği var ‘ diye anlatıyorlar.. Biz de ‘şirketin beyni’ne soruyoruz, ilk günden buraya gelişlerini. -’Ticarete geç atıldım. 30’undan sonra eşimle beraber. Daha önce sigortacılıkla uğraşıyordum... Satış geliştirme konusunda danışmanlık yaptım, araştırma şirketi kurduk uluslararası cazip ürünler, projeler konusunda. Bu sayede çok zengin bir databankımız oldu. O sırada bir başka katkı maddesiyle tanıştık ve çok geniş bir bayi ağına ulaştık. Kendi üretimimize geçmek istediğimizde distribütörlüğünü çalıştığımız firma aldı. Çok üzüldük, sarsıntı yaşadık... Sonra ‘double-up’a başladık ve onu çok iyi oturttuk şu anda otomotiv sektöründe bilinen bir isimiz. Pazarın yüzde otuzu bizde. ğ Önce çaycılık ve temizlik -Bir aile şirketisiniz. Ve erkeklerin egemen olduğu bir alanda çalışıyorsunuz. Ya ev hayatınız? -Eve uyumaya gidiyoruz. Çocuklara bu kadar çalışma merakımı geçirmeseydim, özel hayatlarına vakit ayırsalardı diye üzülüyorum. Bu küçük hanımların çok çabası var. 14 yaşından beri çalışıyorlar. Önce çaycılık ve ortalığın temizlenmesiyle işe başlıyorlar, ikinci yıl broşür dağıtma işi geliyor. Oradan da sekreterlik ve satış aşamasına geçiyorlar. Kızlarım şehir şehir, kasaba kasaba Anadolu’yu dolaşıyor. Bu arada aile hayatı, özel hayatımız yok. Sonradan başarılı olmuş insanların hep aynı durumda olduğunu duymak beni rahatlatıyor. Krizde reklamla büyüdüler -Kızlarınızın iş ortamı içinde büyümelerinden pişman gibisiniz. -İki konuda pişmanım. Bir kilo aldığıma, bir de çocuklarımı bu kadar işe özendirdiğime. Belki torun beni biraz işten uzaklaştırır diye düşünüyorum. Otomotiv sektöründe bu kadar bayan yok gibi. Ben çok ortalarda görünmek istemiyorum, fuarlara katılmıyorum. Tesettürün acabalarına maruz kalmamak için. Ama içerden onları destekliyorum. Özellikle reklam konusunda. Alt kata kendi reklam stüdyomuzu kurduk, reklam filmlerimizi çekmenin yanısıra televizyon programı da hazırlamaya başladık. Biz sıfırdan yola çıktığımız için para ikinci plânda oldu, başarmak önemliydi. O yöne kanalize olduğumuz için para da kendiliğinden geldi. Bir gün baktık çok paramız olmuş. Biz hep başarılı olalım diye baktık... -Firmamız güzel bir yere oturdu diyorsunuz, ya bundan sonraki hedefler? -Üründe pazarın yüzde ellisine talibiz. Sonrasında fabrikamızı büyütüp yurt dışına açılmak istiyoruz. Şu anda günde 18 saat çalışıyoruz ama yetmiyor. Double-up’ın hammaddesi Amerika’dan geliyor, Gebze’deki fabrikada dolum yapılıyor. Bir hedefimiz daha var ama onu şimdiden söyleyemem yoksa diğer firmalar o alana kayabilir. Kriz dönemini reklamla aştığımıza inanıyorum. Firmalar bu dönemde reklamlarını azaltırken biz tam tersini yaptık ve çok faydasını gördük. Türkiye’de 2500 bayii var. Son yılda yaptığımız reklam çalışmalarıyla birlikte bayii sayısında çok artış oldu.’ ‘Bebeğim de burada eğitilecek’ Handan hanımın ‘beni işten uzaklaştırır mı’ diye sözünü ettiği bebek, en büyük kızı Betül Altan’ın ve bir hafta sonra doğacak. Doğum heyecanını yaşayan Betül, hamileliğin onu sanayii bölgelerinden uzaklaştırığını, doğumdan sonra da bir süre satışla ilgilenemeyeceğini anlatıyor. -1974 doğumluyum. Koç üniversitesi işletme mezunuyum ve şirkette halkla ilişkilerden sorumluyum. Çok uzun bir süre satışta çalıştım... Şu anda kardeşimin yaptığı gibi arabayla il il bütün bayileri gezerdim. Öğrenciliğim sırasında da çalıştım. Okula iş kıyafetlerimle giderdim. Satıştan sonra derslere girerdim, ya da ders çıkışı bayileri dolaşırdım... Dünyanın en iyi üniversitelerini bitirseniz, üstüne dünyanın en iyi okullarında master, doktora yapsanız da iş hayatındaki tecrübeyi edinemeyeceğinize inanıyorum. Arkadaşlarımız diskolara giderken biz çalıştık. Bunları zamanında yaşayamadık ama pişman değilim. Onların 30’lu yaşlarda edineceği tecrübeyi biz çok daha önce edindik. 3 yıl önce evlendim. İki hafta sonra bebek geliyor. O da çok küçük yaşta burada eğitilecek. ğ Karateci olacaktı ama Şimdi satış için bayi bayi dolaşan Füsun Ünüvar 1978 doğumlu ama, ablası gibi 14-15 yaşında çalışmaya başlayınca genç yaşına rağmen çok tecrübe sahibi olmuş... -Bu işi yapmamak için çok direndim. Erkeksi bir çocuktum, karate yapardım. Milli takımda da dövüştüm uzun süre... Kara kuşak sahibiyim ve hayalim karate hocası olmaktı. O arada annemler beni kandırıp ufak ufak işe alıştırmaya başladı. 14-15 yaşlarındayken ‘harçlığını kazanırsın’ dediler ve yaz tatilinde çalışmaya başladım. Üç yıl tek başıma Ankara’da kalarak oradaki şubemizin kuruluş çalışmalarını yürütttüm... Bir süre sonra baktık annemle babam yavaş yavaş işi üzerimize bırakmaya başladılar. ğ Sanayiciler bize alıştı -Her kademeden geçtik diyorsunuz. Biraz önce anneniz de çaycılıktan, broşür dağıtmaktan söz etti. Gerçekten yaptınız mı bunları? -Tabii... Biz işyeri sahibinin kızıyız ya gözümüze hemen bir masa kestirmiştik. Annem ‘bu yaz bize çay getirip götüreceksin, ortalığı temizleyeceksin’ dediğinde çok bozulmuştum. ‘Çalışanlara çay servisi mı yapacağız ?’ diye. Annem ‘ileride bu işi yapmak istiyorsan nasıl çay getirip götürüldüğünden, muhasebecinin nasıl çalıştığına kadar bilmelisin’ demişti. Hepimiz o aşamaları yaşadık, şimdi en küçüğk kardeşimiz Nazlıhan’ı yetiştiriyoruz. O da işe en baştan başladı. Şu anda ortalığı temizliyor ve çaycılık yapıyor. -Hep erkeklerin çalıştığı bir alan. Tamirhanelerdeki ortam pek de kadınların alışık olduğu türden, çok rahat edebilecekleri yerler gibi görünmüyor. Hiç mi zorlanmadınız? -Hoşumuza gitmeyecek şeyler olmadı değil tabii. Çalıştığımız alanlar oto tamirhaneleri, servisler ve sanayii siteleri. İlk gittiğinizde sizi bir bayan olarak görüyorlar ve çok şaşırıyorlar. Ama daha sonra bakıyorlar ki işini doğru dürüst yapan biri. Ustalarla, çalıştığımız servisteki insanlarla akraba gibiyiz. Belki de ilk olmamız bir avantaj sağladı. Çok samimi olduklarımız hariç bir çok kişi aile şirketi olduğumuzu, firmadaki pozisyonumuzu bilmez. Birbirlerine ‘hanım’ diyorlar -Muhakkak enteresan olaylar da yaşamışsınızdır. -Betül hanımla birlikte bayilere gittiğimizde çok komik şeyler yaşıyoruz. Betül hanım çok sakardır, mutlaka düşer o sanayi bölgesinde... Düşünsenize topuklu ayakkabılarla orada yürürken... -Aile şirketi olmanın zor tarafları da var. Bunu nasıl aştınız. (Burada söze abla Betül giriyor) -Avantajları da dezavantajları da var mutlaka. Ama biz bunu avantaja dönüştürdük. Bizde herkes birbirini teşvik eder. Şirket içerisinde hiçbir zaman anne-kız gibi hissetmedik. Hep ‘hanım’ diye hitap ettik, öyle davrandık. Bunu bir sır olarak saklayalım demedik ama aile olduğumuzu bilmeyen çok müşterimiz var. Annem hep yeni fikirler bulur ve yeni fikirleri de destekler. Bu huyunu bize de geçirmiştir. Stüdyo kurma konusu bizim çok yabancı olduğumuz bir alandı mesela, ama annemin bu konudaki tavrıyla yola çıktık. İyi ki de öyle olmuş.Biliyorsunuz her gün gördüğümüz, izlediğimiz reklamlardaki kadınlar mükemmellik derecesinde kusursuz. Ama bu kusursuz güzellik ‘‘normal’’ kadınların ve erkeklerin sinirine dokunmaya başladı. Reklamcılık dünyasının ana rengini oluşturan pırıltılı cila, günlük hayatın gerçekliğinin çok uzağına düşüyor. Bir reklam filmini örnek alalım: Genç bir adam, gerçek bir kadın boyutlarındaki bir kuklayla dansediyor. Kukla saçlarını, reklamı yapılan şampuanla yıkayınca, pırıl pırıl saçlı gerçek bir kadına dönüşüyor. Reklamı izleyen fırlama bir gencin yorumuna dayanarak mesajı tam tersine de çevirebiliriz; bu ürünü kullanmayan kadınlar, dikkat edin, şişme bebek muamelesi görebilirsiniz! Reklamcıların güzellik ideolojisi olarak kısaca tanımlayabileceğimiz ‘‘hayat=güzellik’’ formülüne özellikle Batı basınında dört koldan itirazlar yöneltiliyor. Ama Batı medyasının bile yaşamını sürdürmek için reklamlara ne denli ihtiyaç duyduğunu bilenler bu itirazları felsefi bir zemine oturtmaya çalışıyorlar. Gelecekten fırlamış bir rüya takımına ve özel olarak üretilmiş üstün bir insan ırkına mensupmuş gibi görünen top-modeller, bizim asla sahip olamayacağımız uzunluk ve parlaklıktaki ibrişim gibi saçlarını savurup dururlar podyumlarda. Bu birbirini tekrarlayan sahneleri sıkıcı ve ironik bulanlar, bütün kızların Cindy Crawford'a benzetilmeye çalışıldığından şikayet ediyorlar. Kozmetik sektörünün önde gelen şirketleri bütün ürünlerini Paris ve Manhattan'da üretiyor ve oradaki trendlere göre belirliyor, ama dünyanın hemen her köşesine pazarlıyor. Çamurdan evlerde oturan Afrika yerlileri ve İgloo'larda yaşayan Eskimolara bile! Şirketlerin hedef kitlesi esasen kadınlar olduğu için reklam kampanyaları tek bir ana stratejiye dayanıyor: İdeal ölçülere sahip tek bir kadın tipi. Oysa dünyanın her köşesinde geçerli olacak evrensel bir güzellik anlayışı yok. Daha doğrusu yoktu ama uluslarası reklamcılığın empoze ettiği ve bu konuda epeyce başarılı olduğu tek tip bir güzellik anlayışı hüküm sürüyor. Kısaca ne kadar zayıf, ne kadar sarışın ve ne kadar gençseniz o kadar güzelsiniz! Bir başka tuhaflık da, reklamların hedeflediği orta sınıf kadınların günlük hayatlarındaki gerçeklerle örtüşmemesi. Bir hukuk firmasında ya da bankada çalışan bir kadının reklamlardaki kadınlarınki gibi kabarık saçlar ve Cindy Crawford makyajıyla asla işe gidemeyeceği söyleniyor, gitse de erkek rakipleri tarafından pek de ciddiye alınmıyor. Özellikle çalışan kadınların bu tespite pek itirazı olduğunu sanmıyoruz. Bir de reklamlarda tasvir edilen bütün kadınların aşırı derecede mutlu oluşları acayip sinir bozuyor, bazıları bu durumun ‘‘o kadar güzel olunduğunda mutlaka aptal olunur’’ klişesini desteklemek için özellikle kullanıldığını düşünüyor. Yakın gelecekte mesela 2027 yılında Miss Uganda ve Miss Japan'ın Cindy Crawford'a (Sürekli Cindy örneğini vermemiz ona gıcık olduğumuz anlamına gelmiyor, o sadece bir prototip) benzeme ihtimali o kadar uçuk bir fantezi sayılmıyor. Neden derseniz gen teknolojisinin akılalmaz gelişimini hatırlatalım. Klonlama yönteminin yaygınlaşma ihtimali gözönünde bulundurulursa, bebeğinizi boş bir kağıda çizilmiş bir resim gibi tasarlayabileceğiniz günler pek uzakta değil. Yani gen mühendislerine ‘‘gözleri mavi, burnu hokka gibi olsun’’ diye sipariş verdiğinizde genleriyle oynanmış, ama tam isteğiniz görünümde bir yavrunuz olabilecek. Yani elli yıl sonra bütün genç kızlar sarı saç boyalarına, mavi lenslere ve burun estetiğine ihtiyaç duymadan gerçek birer Claudia Schiffer olabilecek. Ne korkunç! İster kültürel, ister güzellik faşizmi olarak adlandıralım kapitalizmin hizmetindeki bilimin insanlığı tıpkı bilimkurgu filmlerinde olduğu ‘‘tek tip güzel (üstün) insan’’lardan oluşan bir topluma dönüştürme ihtimali her şeye rağmen ürkütücü. Güzellik ideolojisinin bütün faturasını reklamlara kesmenin doğruluğu da tartışılır. Zaten gen teknolojisi başını alıp giderse ne kozmetik ürünlere, ne estetik cerrahiye, ne ölümcül diyetlere, ne de zayıflama sektörüne ihtiyaç kalacak.Kadın ruhunu anlamak ve reklamcı yazarlık Şimdi yeni bir moda çıktı. Bazı erkek yazarlar (aslında bu ayrım edebiyatta olmamalı) kadın ruhunu çok iyi anlatıyor diye öne sürülüyor. Bunlarla ilgili olarak büyük gazetelerde çarşaf çarşaf röportajlar yayınlanıyor, hemen ardından TV kanallarında programlar yapılıyor. Müstakbel okuyucu kitlesi peşin peşin etki altına alınmağa çalışılıyor. Kimlerin buna karar verdiğini bu mekanizmanın nasıl işlediğini bilmiyorum. Ama reklama dayalı zihniyetin bizi nerelere götürdüğünü anlamak bakımından ilginç bir durum. Aslında bir edebiyatçının bırakın kadını, erkeği bütün olarak insan ruhunu anlaması bunu anlatabilmesi iyi yazar olmasının doğal bir gerekliliği değil midir? Balzac’ın, Dostoyevsky’nin, Tolstoy’un, Hugo’nun “ölümsüzlüğü” bundan kaynaklanmıyor mu? Onlar bunu reklamın değil, sanatın gücüyle; bu uğurda çektikleri çileyle elde ettiler. Yeri geldiğinde kendi şartları içinde kadını da, erkeği de çok iyi anlattılar. Çok satmak ve popüler olmak uğruna ucuz yöntemlere başvurmadılar. Edebiyatta esas olan reklam değil, kalitedir. Bence bir yazar için en iyi reklam, kitabı (eğer tarafsız ve sağlıklı eleştiri ortamı yoksa) hiçbir etki altında kalmadan okuyucuların birbirlerine tavsiye etmeleridir. Edebiyatımız 68’li yıllardan beri sağ-sol zihniyetlerin baskısı altında olduğundan bütüncül olarak insanı anlatma bakımından sağlıklı bir gelişim kaydetmedi. Sanat, hiçbir ideolojik baskı ve şartlanmışlık olmadan özgür bir düşünce ve iradeyle gerçekleştirilmesi gereken bir olgudur. Bilgisayarların gittikçe öne çıktığı; sanal yalnızlıkların arttığı; başlıca özelliği hız ve değişim olan çağımızda kendini her an programlama ve yenileme çabasında olan insanın meçhul gelecekte kaybolmaması, var olabilmesi için edebiyata büyük bir görev düşüyor. Yarım bakış açılarından sıyrılarak geniş bir perspektifle daha önceki dönemlerde kazandığı, insanı insan yapan değerlerle insan bütünlüğünü yakalamak... İnsanın anlamının ve varlığının tehlikeye düştüğü böyle bir dönemde parası ve çevresi olan kimi yazarların “kadın ruhunu iyi anlatıyor” esprisiyle ortay çıkarılışlarını edebi kaygıdan uzak popülist bir eğilim olarak görüyorum. Sonra hangi kadın ruhu? Hangi kimlikte, hangi durumda, hangi bağlamda? Söz konusu edilen yazarlardan birinin iki kitabını okudum. Her iki kitapta da ele alınan tema, ağırlıklı olarak cinsellikti. İddia büyük olunca haliyle beklenti de büyük oluyor. Kitapları bitirdiğimde içim buruk kalakaldım. Hani yuvayı yapan dişi kuş yapıcılığı, hani merkezi kendi dışında olan ancak çevresindekileri mutlu ettiği sürece mutlu olan kadının fedakarlığı, hani doğanın anaç varlığının üretime katkısı? Bu sorular dolandı durdu kafamda. http://www.cerassi.net
The European Advertising Standards Alliance-
Reklam Şirketleri Avrupa Reklam Standartları Birliği Genel Direktörü Dr. Oliver Gray, Türkiye’nin gelişmiş bir reklam söktörü olduğunu belirterek, ‘Türkiye dört yıldır bizimle çalışıyor ve reklamcılık konusunda da tam bir Avrupa ülkesi’ dedi. Reklam Özdenetim Kurulu'nun davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Avrupa Reklam Standartları Birliği (EASA) Genel Direktörü Dr. Oliver Gray,‘‘Türkiye reklam standartları konusunda dört yıldır bizimle çalışıyor. Türkiye'de gelişmiş bir reklam sektörü var ve Türkiye reklamcılıkta da bir Avrupa ülkesi'' dedi . EASA'nın Avrupa Birliği ülkelerinden Reklam Öz Denetim organları düzeyinde üye kabul ettiğini belirten Gray, bu ülkeler içerisinde Türkiye'nin de bulunmasının kendileri açısından sevindirici olduğunu ve Türkiye'nin Gümrük Birliği üyesi bir ülke olarak AB üyesi ülkeler gibi muamele gördüğünü söyledi. Türkiye'de büyüyen bir reklam sektörü ve olgunlaşan bir özdenetim anlayışı olduğunu vurgulayan Gray, EASA'nın Reklam Özdenetim Kurulu ile reklam standartlarının geliştirilmesi ve yerelleştirilmesi için çalışmalarını devam ettireceğini ifade etti. EASA'nın uluslararası bir kurum olarak Avrupa'da bir çok ülkeden gelen şikayetleri değerlendirdiğini kaydeden Gray, bu başvuruların dikkate alınması için, bir kişiyi, kurumu yada ülkeyi incitecek haberlerin EASA üyesi bir ülkenin yayın organında yer alması ve söz konusu reklamın uluslararası reklam standartları açısından eleştirilebilir olması gerektiğini belirtti. Yurt dışında yaşayan Türkler'in bugüne kadar bir kez EASA'ya şikayet başvurusu yaptığını kaydeden Gray , söz konusu şikayetin bir Alman dergisinde yayınlanan reklam olduğunu, bu reklamda Türkler'in imajını sarsacak ırkçı unsurlar olduğunun idida edildiğini, ancak EASA'nın sözkonusu reklamda ırkçı öğelere rastlamadığını söyledi. EASA'ya şikayet başvurusu yapanlar arasında her meslekten her yaş grubundan insanlar olduğu gibi, zaman zaman resmi krumlarında şikayette bulunduğunu kaydeden Gray açıklamalarına şöyle devam etti: ‘‘Bize başvuranların arasında İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Komisyonu gibi kurumlarda var. İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından bize yapılan bir başvuruda internette bir Alman firması tarafından yayınlanan reklamda, Kraliçe Elizabeth'in imajını sarsacak öğeler oluğu iddia edildi. Biz de konuyu ele alarak inceledik. Avrupa Komisyonu'da bize başvuru yaparak, sigara firması Philip Morris'in reklamlarında AB tarafından belirlenen standartların dışına çıktığını iddia etti. '' SANSÜR KURULU DEĞİLİZ Bir reklamı denetlerken ‘‘ölçüyü kaçırmamaya'' dikkat ettiklerini vurgulayan Gray, EASA'nın bir sansür kurumu değil, uluslararası standartlara göre reklamı denetleyen bir kurum olduğunu ve EASA'nın bir reklamda aranan, doğruluk, yanıltıcı olmamak, reklamın içerisinde rekabeti bozucu unsurların bulunmaması gibi ana unsurların dışında, reklamın hedef kitlesini değerlendirdiğini söyledi. http://www.easa-alliance.org/
Doyle Dane Bernbach
Reklam Şirketleri Dünyanın en büyük ikinci reklam şirketi olan DDB'nin Genel Müdürü Fransız Herve Brossard, reklamın misyonunun ‘satmak’ olduğunu ancak insanları aptal yerine koyarak reklamcılık yapılamayacağını söyledi. Geçen yıl kaydettiği 11.7 milyar dolar (3.45 katrilyon lira) dünyanın en büyük ikinci reklam şirketi olan DDB'nin (Doyle Dane Bernbach) Genel Müdürü Fransız Herve Brossard, reklamın misyonunun ‘satmak’ olduğunu ancak insanları aptal yerine koyarak reklamcılık yapılamayacağını söyledi. Reklamcıların eğlenceli bir oyun ortamında yeni ve çarpıcı bazen de gerçekçi olmayan fikirler üreterek ürünlerin tanıtılmasını sağladıkları yılların geride kaldığını belirten Brossard, ‘‘Hem reklamcılar hem de hedef kitleleri olan halk aradan geçen zaman içinde karşılıklı olarak birbirlerini etkileyip olgunlaştılar. Artık ‘Reklamdan nefret ediyorum' diyen insana rastlamıyorum pek. Dünyanın her yerinde insanlar iyisi olması koşuluyla reklamları ve markaları seviyorlar. İyi ile kötü reklam arasındaki farkı biliyorlar’’ dedi. İyi reklam ile kötü reklam arasındaki farkın bütçesinden pay ayırarak bir mal satın alan kişiye saygı duymada yattığını belirten Brossard, 1990’lı yılların reklamcılığında ‘İnsana saygı’ faktörünün öne çıktığını vurguladı. Brossard'a göre, reklam bir iletişim. Her şeyden önce iletişim kurduğunuz insanlara saygı duymak zorundasınız. Saygı duymazsanız onları anlayamazsınız. Anlayamadığınız insanlara bir şey satma şansını da kaybedersiniz. Reklam açısından olgunlaşan tüketiciye artık ‘Bağırıp, çağıran’ reklamla mal satma devri kapandı. Tüketicinin gücü, reklam açısından olgunlaşmasının yanı sıra pazarda sayıları giderek artan ürünler arasında seçim hakkına sahip olmasından kaynaklanıyor. İyi reklam da burada devreye giriyor. İyi reklam bağırıp, çağırıp tüketiciyi ‘Beni al’ diye zorlamak yerine, diğer ürünlerle arasındaki farkı görmeleri için daha fazla bilgi sunuyor. Bilginin önemi devreye girdiğinde de reklamcılığın gelecekteki misyonu ortaya çıkıyor, Brossard'a göre, interneti en etkili kullanmanın yolunu bulmak. Brossard'ın gelecekte sektöre biçtiği bir başka misyon da danışmanlık. Reklam sektörünün gelecekte elini danışmanlık pazarına atacağını şöyle anlatıyor: ‘‘Büyük bir hızla ürün ve şirket yoğunlaşmasının yaşandığı dünyada reklamcılık danışmanlığa doğru da kayacak. 1960'larda eğlenen ve ilginç fikirler üreten reklamcılar, 2000'li yıllarda bir yandan yaratıcılık işlevlerini sürdürürken, diğer yandan da danışmanlık piyasasına el atacaklar. Esas büyük para ve büyük değişiklik burada olacak. İletişimde etiğin rolü önümüzdeki yıllarda giderek daha da artacak. Eğer ürün iyi değilse reklamını yapamayız. Bir şirket, ürününü satmanın dışında kamuoyunu yönlendirmeyi amaçlıyor ya da ürününün dışında başka bir şey satmak istiyorsa, orada gerçek bir etik sorunu vardır. O zaman da o işe girmeyiz. Örneğin, dini kullanan bir iletişim yöntemi kullanmaya çalışıyorsa, yapmayız. İnsanların zayıf, çaresiz hallerini kullanarak reklam yapma yoluna da gitmeyiz. Ancak şunu da belirtmeliyim ki etik sahibi olabiliriz ama naif olamayız. Ne kadar seçici olacağız diyorsak da sonuçta seçim müşteri tarafından yapılır. Çok şiddetli bir rekabetin yaşandığı günümüz ortamına gerçekçi olarak bakarsak, maalesef güç hep reklam ajansının müşterisinde olacaktır.’’ Türk reklamcı dünyanın her yerinde iş bulur DDB'nin 100 dolayındaki ülkede bulunan 200 kadar ortağından bir tanesi de 1994'de yüzde 30 hissesine sahip olduğu 'Medina/Turgul' reklam ajansı. Bir kaç ay önce DDB'nin Güney Avrupa bölgesi başkanlığını görevini de üstelenen Herve Brossard, kendi bölgesinde bulunduğu için yakından tanımak üzere geldiği Türkiye'den çok etkilendiğini söylüyor. Dışardan bakıldığında çok farklı görünen Türkiye'yi doğru anlamak için mutlaka ziyaret etmek gerektiğini belirten Brossard, Türkiye'nin global kimlikli bir ülke olduğunu, buna paralel olarak yerel ile global arasında iyi bir denge kuran Türk reklamcılarının da Paris ya da New York da kolaylıkla çalışacak nitelikte olduğunu söylüyor. http://www.ddb.com
Reklamcılar Derneği
Reklam Şirketleri ‘‘Duyduk duymadık demeyin, tenbih var.’’ Yazılı ilana geçilmediği yıllarda halka duyurular bu sözlerle yapılırdı. Derken sözlü duyurular yerini yazılı ilana, ilan reklama bıraktı. Türk reklamcılığının temelini oluşturan ve toplumsal hayatın renkliliğini de yansıtan bu yüzyıllık tarih artık gözler önünde. 1800'lü yılların ilk yarısında ‘İlanat’ başlığıyla Ceride-i Havadis gazetesinde çıkan ev, arsa satışı ilanlarına diğer gazetelerde yer almaya başlayan ilaç, ziraat makinesi ilanlarının eklenmesi reklamcılığın ilk adımlarını oluşturuyor. 1842'de ilk resimli ilan, Samuel Rodoko adındaki bir doktorun icadı olan nasır ilacına ait. Sergide, köle olarak satılan ‘sütnine’ ilanlarından göçler ve savaşlar nedeniyle dağılmış ailelerin kayıp ilanlarına, Kurtuluş Savaşı sırasında hareketlenen ticari hayatın acımasız örneklerinden Atatürk'ün ölüm ilanlarına kadar toplumsal yaşamı yansıtan pek çok örnek yer alıyor. Türklerin ilanla tanışması, 1600'lerin sonunda yayınlanan bir ilanla başlamış. İstanbul'dan verilen ilan Venedik'te yayınlanan bir gazetede çıkmış. Bu bir ilk örnek. Daha sonra 1820'ler ve 30'larda İzmir'de yayınlanan fransızca bir gazetede yer alan ilanlar gittikçe artıyor. İzmirli levantenlere hitab eden ama Osmanlı'da yayınlanan ilanlar bunlar. Daha sonra çıkan Ceride-i Havadis'te Türklere de hitab eden ilanlar dikkati çekiyor. Daha çok ilaç ve terzi ilanlarının yeraldığı bu yıllardan sonra savaş ve göçler nedeniyle kayıp ilanları ağırlık kazanmaya başlıyor. Cumhuriyet'in ilanından sonra Ankara'nın önemli bir ticari merkez olmaya başlamasıyla Ankara merkezli giyim ve eşya ilanları öne çıkıyor. Latin alfabesinin kabulünden sonra ise en çok dikkat çeken; yerli malı kampanyaları. Sümerbank ve yerli malı pazarları ilanda öne geçmeye başlıyor. Reklamları yönlendiren bir diğer etken ise teknolojinin gelişi. Amerika, Türkiye pazarına giriyor ve General Electric başta olmak üzere çeşitli radyo ve buzdolabı reklamları ağırlık kazanıyor. Teyyare piyangoları ve ilk promosyon örnekleri sayılan bankaların hediyeli mevduat hesapları da reklamcılığın ilk yüzyılının son dönemini temsil ediyor. 1840-1940 arasını aldık Biz, Orhan Koloğlu'nun arşivinden ilginç bulduğumuz 1840-1940 arasını aldık. 90 tane tam sayfa orijinal gazete sayfası var. Biz bunlardan 250'ye yakın ilanı sergiliyoruz. İlan gerçekten toplumun aynası. Örneğin devlet iç borçlanmaya gidiyor. Bunun için ilan vermiş. Öyle ilanlar vermiş ki, memurun, öğretmenin, yetimin maaşını ödemek için ihtiyacımız var deyip kendine acındırıyor. Savaşların getirdiği göçler nedeniyle çıkan ilanlar var. Kardeşini kaybetmiş, babasını, anasını kaybetmiş ilan vererek onları arıyor. Toplumun neler çektiğini göstermesi bakımından çok güzel örnekler. Bir taraftan da toplum yaşıyor tabii. Bol bol güzellik kremlerinin ilanlarına rastlanıyor. Bugünkülerden hiç farkları yok. İlan da bir haberdir Basın tarihi üzerine araştırmalarımı yaparken ilk çıkan gazetelerden itibaren hepsini taradım. 30 yılı aşkın bir süredir yaptığım çalışmada ilan da bir haberdir mantığı ile yaklaştığım için onları da taradım. Gazetelerin başyazıları gibi ilanların da değişim ve gelişim çizgisini takip ettim. İslamın ayrı bir ilan anlayışı vardır. Öğünme yoktur onda. Ama ilan bir yerde kendini tanıtma işidir. Batıda bireyciliğin çıkardığı bir türdür. İlk ilanlar satılık ev, arsa ve at gibi şeyler üzerinde gelişiyor ve toplum yavaş yavaş ilana alışmaya başlıyor. İlk ilan yayınlayan Türk gazetesi Ceride-i Havadis'in sahibi bir İngilizdir. O aynı zamanda reklam ajansı anlayışının da kurucusu olarak kabul edilebilir. Satılık Çerkes sütnine! -1847 Çerkes Sütnine: 11 Kuruşa bir çerkez daye satılık olup istekli olanların Süleymaniye'de Tiryaki Çarşısı'nda esirci cambaz başı Ahmet'e yahut Kocamustafapaşa'da hanesine bilazime pazarlığını kesmeleri ilan olunmuştur. -1901 Sünnet makineleri mucidi dişçi ve sünnetçi Hacı Süleyman Efendi İzmir'den İstanbul'a geldi. -1922 Gözlüğümü kaybettim, başkası kullanamaz. Bulan getirsin. -1922 Para bulanındır. Hüviyetimi ve notlarımı getirin. -Besle kargayı oysun gözünü. Çıraklarım berber dükkanımı elimden aldı. Ben başka dükkan açtım. http://www.rd.org.tr
Alice BBDO
Reklam Şirketleri Vat iz diz! Ya da reklamın iyisi kötüsü olur mu? Bir zamanlar, yani medyanın altın çağında, kimi haber ve dizi başlıkları ya da bir habere çıkarılan spot başlık bir süre sonra reklamcılar tarafından, herhangi bir ürünün reklam spotu olarak karşımıza çıkardı. Biz haberciler de pek keyiflenirdik. Ama gel zaman, git zaman sular tersine döndü ve artık haber başlıkları ya tutulan bir reklam sloganından ya da popüler şarkı sözlerinden oluşmaya başladı. Yani keyif alanlar değişti. Son günlerin en fazla konuşulan ve tabii haliyle, birçok farklı haberin de başlığı haline gelen bir reklam spotu Vat iz Diz’le başlıyor. Spot, medyamızda, altı polisiye habere, üç siyasi magazine, ona yakın sosyal içerikli habere başlık yapıldı. İlginç tarafı hepsine de pek uydu. Editörler sıkılıncaya ya da reklamcılar yeni bir slogan üretinceye kadar belli ki pek çok olayı “Vat iz diz”diye sunup, okumaya devam edeceğiz. Şimdi gelelim başlıktaki soruya: “Reklamın iyisi, kötüsü olur mu” sorusuna. Eğer, göreviniz bu konuda yasak koyup, kaldıracak bir resmiyet taşımıyorsa, yani ille de bir karar vermek zorunda değilseniz mesele yok. Genel inanış “Reklamın iyisi kötüsü olmaz” yönündedir. Hedef akılda kalmak, daha dogrusu, reklamın amaçladığı ürünün akılda kalmasına vesile olmaktır. Yani, amaç ille de para kazanmaksa, müspet ya da menfi gündemde olmak, başarılı bir reklamla mümkündür. Olaya bu açıdan yaklaşınca, son günlerin popüler reklam ve başlık spotu “Vat iz diz” oldukça başarılı sayılır. Hele üzerindeki tartışmaları da düşününce, iki kere başarılı sayılır. Başarısına rağmen, reklamla ilgili tepkileri ne kadar göz ardı etmeli. Galiba sorun burada. Önce, reklamdaki bir karakterden yola çıkılarak öğretmen camiasının hafife alındığı itirazları dile getirildi. Hatta bilmem kaç yıllık eğitimciler konuşturulup, eleştiriler getirildi. Reklamcı ne diyor? Tabii eleştirilere karşı cevaplar da yok değildi. Yapı Kredi Bankası Genel Müdür Yardımcısı R. Ömer Kükner’e göre tartışmalar, yanlış anlamadan kaynaklanıyor. Kükner, “Hababam Sınıfı ile büyüyen bir toplum, espriye daha açık olmalıydı. Buna rağmen, reklamın olumlu etkileri şu ana kadar görülmemiş düzeyde” diyor. Reklamı gerçekleştiren Alice/BBDO Grup Yönetim Kurulu üyesi Haluk Sicimoğlu ise açık açık, “İnsanları harekete geçirmek için provokatif bir reklam yapmak gerekiyordu. Onu gerçekleştirdik” diyor. Yani ortada pek yanlış anlama, anlaşılma falan yok. Reklama karşı yapılan eleştirilere gelince. Sorun sadece, filmdeki öğretmen karakteri ile öğretmenlerin hafife alındığı noktasında kalmıyor. Reklamdaki provokatif espriye ve hafifliğe inat çok daha sosyal eleştiriler de getirildi. Özellikle köşe yazarı Serdar Turgut’un eleştirideki yaklaşımı oldukça enteresan ama bir o kadar da düşündürücüydü.. Ki asıl tartışmalar Turgut’un mahut eleştirisinden sonra hızlandı. Turgut: “Bu reklam Türkiye’de bütün değerlerin, özellikle 1980’li yıllardan itibaren nasıl da altüst olup, ayaklar altına alındığının bir göstergesidir” diyor ve şöyle devam ediyordu: Varsa yoksa para mı? “Öğretmen, saygı simgesiydi Türkiye’de Bilgi veren insana duyulan saygı bir zamanlar bu memlekette paylaşılan nadir hislerden bir tanesiydi. Ama yeni oluşturulan Türk insanının artık bilgiye ihtiyacı yok. Varsa yoksa ‘para’ var. Para bilginin yerini almış durumda. Bu nedenle reklamda hoca İngilizce öğretmek istediği öğrenciye telefonu gösterip ‘Bu nedir’ diye sorduğu zaman öğrenci ‘Banka’ diyebiliyor. Mesele orda kalsa iyi, reklamdır, bu tür oyunlar yapılabilir der geçersiniz. Ama illa da doğruyu öğretmeye çalışan hoca aşağılanacak. Öğrenci benim son derece tiksindiğim, o kısa sürede para kazanıp da bütün cahilliğine rağmen kendisini önemli zanneden zavallılara ait olan edayla hocaya dayılanıyor. Para işinden anlamıyorsan bana bir şey öğretemezsin diyor. Çekip gidiyor sınıftan alaycı tavrıyla. Çünkü onun ve onun simgelediği yeni değerlerin bilgiye, dünyayı daha iyi anlamak için yabancı bir dili öğrenmeye ihtiyacı yok. Para, para, para. Bankayı bilsin, repoyu bilsin, borsada hinlik yapmayı bilsin ona yetip de artıyor. Paran kadar konuş! Çok acı, çok derinden yaralayıcı bu reklamda doğru olarak verilmek istenilen hayat tarzından çok daha farklı bir Türkiye özleyenler açısından son derece büyük hakaret oluşturan bir reklam bu. Bilgiyi reddeden, bilgi aracılığıyla para kazanmayı vakit kaybı olarak gören, her türlü insani ilşkiyi para bazına indirgeyen, üretmeden para kazanma hedefiyle yanıp tutuşan insanlara hitap eden bir reklam bu. Türkiye’ye hâkim olan ideolojiye pek de iyi giden, buna uyum sağlamış mesajlarla yüklüydü televizyonda izlediklerim. Bilgi, üretme, üretici olma bir yana, para kazanma bir yana diyen bir Türkiye oluşturuldu son yıllarda. Eskiden, çocukluğumuzda biz bir arkadaşımıza ‘Paran kadar konuş’ diyecek olsak annemiz babamız bizi ayıplardı. Şimdi reklamda bilgi aktarmaya çalışan hocaya öğrenci bir anlamda ‘Paran kadar konuş’ diyor, bu harika bir reklam, modern Türkiye’nin bir göstergesi olarak alkışlanabiliyor. Ne kadar ayıp!..” Başarılı bir reklam Evet.. Zaman zaman, kimilerine uçuk gelen yazılarıyla tanınan Serdar Turgut’un, basit bir banka reklamı ile ilgili sosyo-kültürel tahlili böyle. Klasik ölçüler içinde gerçekten başarılı bir reklam. Son zamanlarda hiçbir reklam bu kadar tartışılmamıştı. Bu arada biz gazetecileri de hoş görün artık. Bu kadar tartışılan bir reklam spotundan âlâ haber başlığı mı olur. Baksanıza, biz bile yazımıza “Vat iz diz” diye başlık attıktan sonra... http://www.alicebbdo.com.tr