CERASSİ YAYINCILIK FILMCILIK Reklam Şirketleri cerassi YAYINCILIK FILMCILIK REKLAM TANITIM PRODÜKSİYON HİZMETLERİ 'GYPSY 'MARKALI İÇECEKLERIN TÜRKİYE DE SATIŞ VE PAZARLANMASI SADECE CERASSİ FIRMASI TARAFINDAN YAPILMAKTADIR GYPSY ENERGY,GYPSY GOZOZ,GYPSY KARIŞIK MEYVELİ
Sanayide duble kadın eli
Son günlerde televizyonlarda sık sık rastladığım bir reklam var. Otomobiller için üretilen bir katkı maddesiyle ilgili. Doğrusunu söylemek gerekirse ben arabayla yolda kalsam ne olduğunu asla anlayamayacak sürücü grubundanım. Ehliyet sınavına girdiğimde de, motor dersindeki bilgiler ancak sınav günü aklımda tutabildiğim şeylerdi. Şimdi bu konuda herhangi bir şey sorulsa sadece bakarım. Neyse bir reklamdan söz ediyordum. Gazeteden bir arkadaşım, bu ürünü üreten firmanın sahiplerinin bir anne ve üç kızından oluştuğunu söyleyince enteresan geldi. Erkeklerin egemen olduğu bir alanda kadınların yürüttüğü bir iş. ‘Gidip bir konuşalım, kimmiş bu anne ve kızları’ diye yola koyulduk.
75 yaşındaki bayiden evlenme teklifi aldı
Handan hanımın ortanca kızı Füsun çalışmaya başladığı ilk yıllarda yaşadığı bir olayı gülerek anlatıyor. ‘17-18 yaşlarındayken bir bayilik anlaşması için Malatya’ya gittim. Kendimi aileme ispatlamak istediğim günlerdi. Çok zengin birinden söz edilmişti, bayiliğe de sıcak bakıyordu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 75-80 yaşlarındaki beyi bulduk. Fakat söz bir türlü işe gelmiyor, yemek yiyoruz, kahvaltı ediyoruz, habire konuyu değiştiriyordu. Amcanın 7-8 tane oğlu var onlarla tanıştırıyor tek tek, özelliklerini anlatıyor. Ben bir an önce dönmem lazım diye düşünmeye başladığımda, benim gözümdeki o yaşlı amca ‘sen çok güzel bir kızsın benim hanım da çok yaşlandı, seninle Nemrut’ta güneşin doğuşunu, batışını seyretmek istiyorum’ demez mi?. Zaten bu olay Ankara’daki üç yılımın sona ermesine yol açtı, ailem gelip beni aldı.
Handan Özdemir kızlarının deyimiyle şirketin beyni. Boyunca üç kızı var ama o daha 47 yaşında. Ortaokul mezunu olan Handan hanım, attığı cesur adımlarla Sistem Grup’u büyütmüş yeni alanlara açılmaktan da korkmamış. Bugün ise, ‘Başarılı olmak için yola çıktık, bir de baktık beraberinde çok paramız olmuş’ diyor...
ğ Anne şirketin beyni...
Baba Alihan bey, şirketin parasal konularıyla ilgileniyor. Kararlar, geleceğe dair adımlar ise anneden soruluyor. Onlarla olduğumuz sürece hep hanım ve bey diye sürüyor hitaplar. Bir aile olduklarını anlamak mümkün değil söylemedikleri sürece. Zaten yıllardır iş yaptıkları pek çok bayiileri de bunu bilmezmiş.
Handan Özdemir ‘reklam müdürü’ olarak görünüyor ama kızlarının tabiriyle o şirketin beyni. ‘Annem çok yetenekli buranın dizaynına kadar herşeyde onun emeği var ‘ diye anlatıyorlar..
Biz de ‘şirketin beyni’ne soruyoruz, ilk günden buraya gelişlerini.
-’Ticarete geç atıldım. 30’undan sonra eşimle beraber. Daha önce sigortacılıkla uğraşıyordum... Satış geliştirme konusunda danışmanlık yaptım, araştırma şirketi kurduk uluslararası cazip ürünler, projeler konusunda. Bu sayede çok zengin bir databankımız oldu. O sırada bir başka katkı maddesiyle tanıştık ve çok geniş bir bayi ağına ulaştık. Kendi üretimimize geçmek istediğimizde distribütörlüğünü çalıştığımız firma aldı. Çok üzüldük, sarsıntı yaşadık... Sonra ‘double-up’a başladık ve onu çok iyi oturttuk şu anda otomotiv sektöründe bilinen bir isimiz. Pazarın yüzde otuzu bizde.
ğ Önce çaycılık ve temizlik
-Bir aile şirketisiniz. Ve erkeklerin egemen olduğu bir alanda çalışıyorsunuz. Ya ev hayatınız?
-Eve uyumaya gidiyoruz. Çocuklara bu kadar çalışma merakımı geçirmeseydim, özel hayatlarına vakit ayırsalardı diye üzülüyorum. Bu küçük hanımların çok çabası var. 14 yaşından beri çalışıyorlar. Önce çaycılık ve ortalığın temizlenmesiyle işe başlıyorlar, ikinci yıl broşür dağıtma işi geliyor. Oradan da sekreterlik ve satış aşamasına geçiyorlar. Kızlarım şehir şehir, kasaba kasaba Anadolu’yu dolaşıyor. Bu arada aile hayatı, özel hayatımız yok. Sonradan başarılı olmuş insanların hep aynı durumda olduğunu duymak beni rahatlatıyor.
Krizde reklamla büyüdüler
-Kızlarınızın iş ortamı içinde büyümelerinden pişman gibisiniz.
-İki konuda pişmanım. Bir kilo aldığıma, bir de çocuklarımı bu kadar işe özendirdiğime. Belki torun beni biraz işten uzaklaştırır diye düşünüyorum. Otomotiv sektöründe bu kadar bayan yok gibi. Ben çok ortalarda görünmek istemiyorum, fuarlara katılmıyorum. Tesettürün acabalarına maruz kalmamak için. Ama içerden onları destekliyorum. Özellikle reklam konusunda. Alt kata kendi reklam stüdyomuzu kurduk, reklam filmlerimizi çekmenin yanısıra televizyon programı da hazırlamaya başladık. Biz sıfırdan yola çıktığımız için para ikinci plânda oldu, başarmak önemliydi. O yöne kanalize olduğumuz için para da kendiliğinden geldi. Bir gün baktık çok paramız olmuş. Biz hep başarılı olalım diye baktık...
-Firmamız güzel bir yere oturdu diyorsunuz, ya bundan sonraki hedefler?
-Üründe pazarın yüzde ellisine talibiz. Sonrasında fabrikamızı büyütüp yurt dışına açılmak istiyoruz. Şu anda günde 18 saat çalışıyoruz ama yetmiyor. Double-up’ın hammaddesi Amerika’dan geliyor, Gebze’deki fabrikada dolum yapılıyor. Bir hedefimiz daha var ama onu şimdiden söyleyemem yoksa diğer firmalar o alana kayabilir. Kriz dönemini reklamla aştığımıza inanıyorum. Firmalar bu dönemde reklamlarını azaltırken biz tam tersini yaptık ve çok faydasını gördük. Türkiye’de 2500 bayii var. Son yılda yaptığımız reklam çalışmalarıyla birlikte bayii sayısında çok artış oldu.’
‘Bebeğim de burada eğitilecek’
Handan hanımın ‘beni işten uzaklaştırır mı’ diye sözünü ettiği bebek, en büyük kızı Betül Altan’ın ve bir hafta sonra doğacak. Doğum heyecanını yaşayan Betül, hamileliğin onu sanayii bölgelerinden uzaklaştırığını, doğumdan sonra da bir süre satışla ilgilenemeyeceğini anlatıyor.
-1974 doğumluyum. Koç üniversitesi işletme mezunuyum ve şirkette halkla ilişkilerden sorumluyum. Çok uzun bir süre satışta çalıştım... Şu anda kardeşimin yaptığı gibi arabayla il il bütün bayileri gezerdim. Öğrenciliğim sırasında da çalıştım. Okula iş kıyafetlerimle giderdim. Satıştan sonra derslere girerdim, ya da ders çıkışı bayileri dolaşırdım... Dünyanın en iyi üniversitelerini bitirseniz, üstüne dünyanın en iyi okullarında master, doktora yapsanız da iş hayatındaki tecrübeyi edinemeyeceğinize inanıyorum. Arkadaşlarımız diskolara giderken biz çalıştık. Bunları zamanında yaşayamadık ama pişman değilim. Onların 30’lu yaşlarda edineceği tecrübeyi biz çok daha önce edindik. 3 yıl önce evlendim. İki hafta sonra bebek geliyor. O da çok küçük yaşta burada eğitilecek.
ğ Karateci olacaktı ama
Şimdi satış için bayi bayi dolaşan Füsun Ünüvar 1978 doğumlu ama, ablası gibi 14-15 yaşında çalışmaya başlayınca genç yaşına rağmen çok tecrübe sahibi olmuş...
-Bu işi yapmamak için çok direndim. Erkeksi bir çocuktum, karate yapardım. Milli takımda da dövüştüm uzun süre... Kara kuşak sahibiyim ve hayalim karate hocası olmaktı. O arada annemler beni kandırıp ufak ufak işe alıştırmaya başladı. 14-15 yaşlarındayken ‘harçlığını kazanırsın’ dediler ve yaz tatilinde çalışmaya başladım. Üç yıl tek başıma Ankara’da kalarak oradaki şubemizin kuruluş çalışmalarını yürütttüm... Bir süre sonra baktık annemle babam yavaş yavaş işi üzerimize bırakmaya başladılar.
ğ Sanayiciler bize alıştı
-Her kademeden geçtik diyorsunuz. Biraz önce anneniz de çaycılıktan, broşür dağıtmaktan söz etti. Gerçekten yaptınız mı bunları?
-Tabii... Biz işyeri sahibinin kızıyız ya gözümüze hemen bir masa kestirmiştik. Annem ‘bu yaz bize çay getirip götüreceksin, ortalığı temizleyeceksin’ dediğinde çok bozulmuştum. ‘Çalışanlara çay servisi mı yapacağız ?’ diye. Annem ‘ileride bu işi yapmak istiyorsan nasıl çay getirip götürüldüğünden, muhasebecinin nasıl çalıştığına kadar bilmelisin’ demişti. Hepimiz o aşamaları yaşadık, şimdi en küçüğk kardeşimiz Nazlıhan’ı yetiştiriyoruz. O da işe en baştan başladı. Şu anda ortalığı temizliyor ve çaycılık yapıyor.
-Hep erkeklerin çalıştığı bir alan. Tamirhanelerdeki ortam pek de kadınların alışık olduğu türden, çok rahat edebilecekleri yerler gibi görünmüyor. Hiç mi zorlanmadınız?
-Hoşumuza gitmeyecek şeyler olmadı değil tabii. Çalıştığımız alanlar oto tamirhaneleri, servisler ve sanayii siteleri. İlk gittiğinizde sizi bir bayan olarak görüyorlar ve çok şaşırıyorlar. Ama daha sonra bakıyorlar ki işini doğru dürüst yapan biri. Ustalarla, çalıştığımız servisteki insanlarla akraba gibiyiz. Belki de ilk olmamız bir avantaj sağladı. Çok samimi olduklarımız hariç bir çok kişi aile şirketi olduğumuzu, firmadaki pozisyonumuzu bilmez.
Birbirlerine ‘hanım’ diyorlar
-Muhakkak enteresan olaylar da yaşamışsınızdır.
-Betül hanımla birlikte bayilere gittiğimizde çok komik şeyler yaşıyoruz. Betül hanım çok sakardır, mutlaka düşer o sanayi bölgesinde... Düşünsenize topuklu ayakkabılarla orada yürürken...
-Aile şirketi olmanın zor tarafları da var. Bunu nasıl aştınız. (Burada söze abla Betül giriyor)
-Avantajları da dezavantajları da var mutlaka. Ama biz bunu avantaja dönüştürdük. Bizde herkes birbirini teşvik eder. Şirket içerisinde hiçbir zaman anne-kız gibi hissetmedik. Hep ‘hanım’ diye hitap ettik, öyle davrandık. Bunu bir sır olarak saklayalım demedik ama aile olduğumuzu bilmeyen çok müşterimiz var. Annem hep yeni fikirler bulur ve yeni fikirleri de destekler. Bu huyunu bize de geçirmiştir. Stüdyo kurma konusu bizim çok yabancı olduğumuz bir alandı mesela, ama annemin bu konudaki tavrıyla yola çıktık. İyi ki de öyle olmuş.Biliyorsunuz her gün gördüğümüz, izlediğimiz reklamlardaki kadınlar mükemmellik derecesinde kusursuz. Ama bu kusursuz güzellik ‘‘normal’’ kadınların ve erkeklerin sinirine dokunmaya başladı. Reklamcılık dünyasının ana rengini oluşturan pırıltılı cila, günlük hayatın gerçekliğinin çok uzağına düşüyor.
Bir reklam filmini örnek alalım: Genç bir adam, gerçek bir kadın boyutlarındaki bir kuklayla dansediyor. Kukla saçlarını, reklamı yapılan şampuanla yıkayınca, pırıl pırıl saçlı gerçek bir kadına dönüşüyor. Reklamı izleyen fırlama bir gencin yorumuna dayanarak mesajı tam tersine de çevirebiliriz; bu ürünü kullanmayan kadınlar, dikkat edin, şişme bebek muamelesi görebilirsiniz!
Reklamcıların güzellik ideolojisi olarak kısaca tanımlayabileceğimiz ‘‘hayat=güzellik’’ formülüne özellikle Batı basınında dört koldan itirazlar yöneltiliyor. Ama Batı medyasının bile yaşamını sürdürmek için reklamlara ne denli ihtiyaç duyduğunu bilenler bu itirazları felsefi bir zemine oturtmaya çalışıyorlar.
Gelecekten fırlamış bir rüya takımına ve özel olarak üretilmiş üstün bir insan ırkına mensupmuş gibi görünen top-modeller, bizim asla sahip olamayacağımız uzunluk ve parlaklıktaki ibrişim gibi saçlarını savurup dururlar podyumlarda. Bu birbirini tekrarlayan sahneleri sıkıcı ve ironik bulanlar, bütün kızların Cindy Crawford'a benzetilmeye çalışıldığından şikayet ediyorlar.
Kozmetik sektörünün önde gelen şirketleri bütün ürünlerini Paris ve Manhattan'da üretiyor ve oradaki trendlere göre belirliyor, ama dünyanın hemen her köşesine pazarlıyor. Çamurdan evlerde oturan Afrika yerlileri ve İgloo'larda yaşayan Eskimolara bile! Şirketlerin hedef kitlesi esasen kadınlar olduğu için reklam kampanyaları tek bir ana stratejiye dayanıyor: İdeal ölçülere sahip tek bir kadın tipi. Oysa dünyanın her köşesinde geçerli olacak evrensel bir güzellik anlayışı yok. Daha doğrusu yoktu ama uluslarası reklamcılığın empoze ettiği ve bu konuda epeyce başarılı olduğu tek tip bir güzellik anlayışı hüküm sürüyor. Kısaca ne kadar zayıf, ne kadar sarışın ve ne kadar gençseniz o kadar güzelsiniz!
Bir başka tuhaflık da, reklamların hedeflediği orta sınıf kadınların günlük hayatlarındaki gerçeklerle örtüşmemesi. Bir hukuk firmasında ya da bankada çalışan bir kadının reklamlardaki kadınlarınki gibi kabarık saçlar ve Cindy Crawford makyajıyla asla işe gidemeyeceği söyleniyor, gitse de erkek rakipleri tarafından pek de ciddiye alınmıyor. Özellikle çalışan kadınların bu tespite pek itirazı olduğunu sanmıyoruz.
Bir de reklamlarda tasvir edilen bütün kadınların aşırı derecede mutlu oluşları acayip sinir bozuyor, bazıları bu durumun ‘‘o kadar güzel olunduğunda mutlaka aptal olunur’’ klişesini desteklemek için özellikle kullanıldığını düşünüyor.
Yakın gelecekte mesela 2027 yılında Miss Uganda ve Miss Japan'ın Cindy Crawford'a (Sürekli Cindy örneğini vermemiz ona gıcık olduğumuz anlamına gelmiyor, o sadece bir prototip) benzeme ihtimali o kadar uçuk bir fantezi sayılmıyor. Neden derseniz gen teknolojisinin akılalmaz gelişimini hatırlatalım. Klonlama yönteminin yaygınlaşma ihtimali gözönünde bulundurulursa, bebeğinizi boş bir kağıda çizilmiş bir resim gibi tasarlayabileceğiniz günler pek uzakta değil. Yani gen mühendislerine ‘‘gözleri mavi, burnu hokka gibi olsun’’ diye sipariş verdiğinizde genleriyle oynanmış, ama tam isteğiniz görünümde bir yavrunuz olabilecek. Yani elli yıl sonra bütün genç kızlar sarı saç boyalarına, mavi lenslere ve burun estetiğine ihtiyaç duymadan gerçek birer Claudia Schiffer olabilecek. Ne korkunç!
İster kültürel, ister güzellik faşizmi olarak adlandıralım kapitalizmin hizmetindeki bilimin insanlığı tıpkı bilimkurgu filmlerinde olduğu ‘‘tek tip güzel (üstün) insan’’lardan oluşan bir topluma dönüştürme ihtimali her şeye rağmen ürkütücü. Güzellik ideolojisinin bütün faturasını reklamlara kesmenin doğruluğu da tartışılır. Zaten gen teknolojisi başını alıp giderse ne kozmetik ürünlere, ne estetik cerrahiye, ne ölümcül diyetlere, ne de zayıflama sektörüne ihtiyaç kalacak.Kadın ruhunu anlamak ve reklamcı yazarlık
Şimdi yeni bir moda çıktı. Bazı erkek yazarlar (aslında bu ayrım edebiyatta olmamalı) kadın ruhunu çok iyi anlatıyor diye öne sürülüyor. Bunlarla ilgili olarak büyük gazetelerde çarşaf çarşaf röportajlar yayınlanıyor, hemen ardından TV kanallarında programlar yapılıyor. Müstakbel okuyucu kitlesi peşin peşin etki altına alınmağa çalışılıyor. Kimlerin buna karar verdiğini bu mekanizmanın nasıl işlediğini bilmiyorum. Ama reklama dayalı zihniyetin bizi nerelere götürdüğünü anlamak bakımından ilginç bir durum.
Aslında bir edebiyatçının bırakın kadını, erkeği bütün olarak insan ruhunu anlaması bunu anlatabilmesi iyi yazar olmasının doğal bir gerekliliği değil midir? Balzac’ın, Dostoyevsky’nin, Tolstoy’un, Hugo’nun “ölümsüzlüğü” bundan kaynaklanmıyor mu? Onlar bunu reklamın değil, sanatın gücüyle; bu uğurda çektikleri çileyle elde ettiler. Yeri geldiğinde kendi şartları içinde kadını da, erkeği de çok iyi anlattılar. Çok satmak ve popüler olmak uğruna ucuz yöntemlere başvurmadılar.
Edebiyatta esas olan reklam değil, kalitedir. Bence bir yazar için en iyi reklam, kitabı (eğer tarafsız ve sağlıklı eleştiri ortamı yoksa) hiçbir etki altında kalmadan okuyucuların birbirlerine tavsiye etmeleridir.
Edebiyatımız 68’li yıllardan beri sağ-sol zihniyetlerin baskısı altında olduğundan bütüncül olarak insanı anlatma bakımından sağlıklı bir gelişim kaydetmedi. Sanat, hiçbir ideolojik baskı ve şartlanmışlık olmadan özgür bir düşünce ve iradeyle gerçekleştirilmesi gereken bir olgudur. Bilgisayarların gittikçe öne çıktığı; sanal yalnızlıkların arttığı; başlıca özelliği hız ve değişim olan çağımızda kendini her an programlama ve yenileme çabasında olan insanın meçhul gelecekte kaybolmaması, var olabilmesi için edebiyata büyük bir görev düşüyor. Yarım bakış açılarından sıyrılarak geniş bir perspektifle daha önceki dönemlerde kazandığı, insanı insan yapan değerlerle insan bütünlüğünü yakalamak...
İnsanın anlamının ve varlığının tehlikeye düştüğü böyle bir dönemde parası ve çevresi olan kimi yazarların “kadın ruhunu iyi anlatıyor” esprisiyle ortay çıkarılışlarını edebi kaygıdan uzak popülist bir eğilim olarak görüyorum.
Sonra hangi kadın ruhu?
Hangi kimlikte, hangi durumda, hangi bağlamda?
Söz konusu edilen yazarlardan birinin iki kitabını okudum. Her iki kitapta da ele alınan tema, ağırlıklı olarak cinsellikti. İddia büyük olunca haliyle beklenti de büyük oluyor. Kitapları bitirdiğimde içim buruk kalakaldım. Hani yuvayı yapan dişi kuş yapıcılığı, hani merkezi kendi dışında olan ancak çevresindekileri mutlu ettiği sürece mutlu olan kadının fedakarlığı, hani doğanın anaç varlığının üretime katkısı? Bu sorular dolandı durdu kafamda. http://www.cerassi.net |